Arama yapmak için lütfen yukarıdaki kutulardan birine aramak istediğiniz terimi girin.

Uluslararası Hukukta Andlaşmaların Sona Erdirilmesi Kurumunun Bir Dayanağı Olarak “Rebus Sic Stantibus” İlkesi

Barış Cihan CANTÜRK

Devletler uluslararası ilişkilerinde “andlaşma”lar akdetmekte ve ahde vefa ilkesi çerçevesinde bunlara uymaları beklenmektedir. Andlaşmalar çeşitli şekillerde sona erebilmekte olup, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nde düzenlendiği şekilde, rebus sic stantibus ilkesi andlaşmaları sona erdirme dayanaklarından birini teşkil etmektedir. Söz konusu makalede, ilk olarak andlaşmaların sona erme yollarından biri olan rebus sic stantibus teorisi tarihsel geçmişi çerçevesinde açıklanacak, ardından bahse konu ilkenin Viyana Sözleşmesi’nden ve Uluslararası Adalet Divanı içtihadından doğan şartları, önemli davalar ışığında incelenecek ve son olarak tüm bu içtihad ve doktrin çerçevesinde rebus sic stantibus ilkesinin andlaşmaları sona erdirmek için teorik bazda dahi oldukça zor koşulların yerine getirilmesi gerekliliği ve dolayısıyla pratikte de uygulanabilirliğinin ne kadar zor olduğu ortaya konulmuş olacaktır.

Rebus Sic Stantibus, Şartların Esaslı Şekilde Değişmesi, Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, 62. Madde, Ahde Vefa.

States conclude agreements in their international relations and it’s assumed that they are bound with them in accordance with the principle pacta sund servanda. Agreements may terminate as codified under the Vienna Convention on the Law of the Treaties. Rebus sic stantibus is a one of the termination reasons. In this paper, first of all, rebus sic stantibus as a mean of the termination of treaties will be defined with its historical background, secondly the principle’s requirements as derived from the VCLT and from International Court of Justice’s decisions will be examined. Finally, difficulty of applicability of clausula rebus sic stantibus both in theory and in practice will be revealed.

Rebus Sic Stantibus, Fundamental Change of Circumstances, The Vienna Convention on the Law of the Treaties, Article 62, Pacta Sund Servanda

I. GİRİŞ

Egemen eşitliğin tezahürünün bir şekli olan "sözleşme serbestisi"1 çerçevesinde devletlerin birbirleriyle ilişkilerinde akdettileri andlaşmalarla bağlı olmaları pacta sund servanda ilkesinin gereği olarak kabul edilmektedir2. Bununla birlikte, hayatın olağan akışı çerçevesinde devletlerarasındaki andlaşmalar çeşitli sebeplerle sona ermekte/erdirilmektedir. Bu gerçeklik karşısında, uluslararası teamül hukukunun kodifikasyonu olduğu gerek doktrin3 gerek Uluslararası Adalet Divanı ("Divan") kararlarında4 kabul edilen Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nde ("VAHS")5 uluslararası andlaşmaların sona erme şekilleri ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.6 VAHS'e taraf olan devletler burada belirtilen hususlarla andlaşmalar hukuku çerçevesinde bağlı olmakla beraber, taraf olmayan devletler doktrinin kahir ekseriyeti ve Divan içtihadına göre, VAHS'in teamül hukukuna tekâbül eden hükümleriyle bağlıdırlar.7

VAHS'nin 54 ve devamı maddelerine göre iki taraflı andlaşmaların sona erdirilme şekillerinden biri ahde vefa ilkesinin bir istisnası olan ve "Şartların esaslı şekilde değişmesi" ya da "şartlar aynı kaldıkça" anlamlarında tercüme edilebilen rebus sic stantibus teorisidir8. Devletlerin uzun süreli andlaşmalarda, süreç içinde değişen şartlar dolayısıyla andlaşma ile bağlılığını devam ettirmemek istemesi ve 20. ve 21.yy'da bu değişimlerin geçmişe kıyasla çok daha hızlı olması andlaşmaların sona erdirilmesinde rebus sic stantibus teorisini önemli kılmaktadır. Ancak, her ne kadar VAHS altında kodifikasyon ile teori hakkında tartışmalara son verileceği düşünülse de, rebus sic stantibus alanında kodifikasyon öncesi tartışmalar sona ermediği gibi düzenlemenin kendisi yeni tartışmalar ortaya çıkarmıştır. Özellikle teoriye ilişkin maddelerde düzenlenen şartların nasıl yorumlanması gerektiği ve hangi hususların rebus sic stantibus sayılacağı konuları neredeyse her uyuşmazlıkla beraber yeniden gündeme gelmektedir.

II. TARİHSEL SÜRECİ IŞIĞINDA REBUS SIC STANTIBUS TEORİSİ

Rebus sic stantibus'un tarihi temellerine baktığımızda Roma Hukuku ve Kilise Hukuku'na kadar dayandırıldığını görmekteyiz. Teorinin Roma Hukuku'na dayandığı yolundaki görüşler, Iustinianus'un Corpus Juris Civilis'inin Digesta bölümünde geçen şu ifadeye atıf yapmaktadır: "tacite enim inesse haec conventio stipulationi videtur, si in eadem causa maneat." [bu sözleşme içinde örtülü olarak şu andlaşmanın bulunduğu görülür: eğer şartlar aynı kalırsa].9 Bunun yanı sıra, Roma Hukuku'nun yapısında yargıçların rolüyle de bu kavramın karşılıklı etkileşimde olduğu ifade edilmektedir.10 Kilise Hukuku'na baktığımızda ise Thomas Aquinas, "Her yalan günah mıdır?" sorusunu, adeta rebus sic stantibus prensibini açıklarcasına, "yalanın şahıslara ve işe bağlı olarak şartların değişmesi nedeniyle kaynaklanması durumunda affedilebileceğini" belirttiğini görmekteyiz.11