Muvazaa Davalarında İİK m. 283/1’in 
Kıyasen Uygulanması

The Implication of art. 283/1 of Turkish Code of Enforcement and
 Bankruptcy in Simulation Suits by Way of Analogy

Orhan EROĞLU

TBK m. 19 gereğince ve İİK m. 277 ve devamı maddelerinin kıyasen uygulanması istemi ile açılan, nispi nitelikte ve kanundan doğan muvazaa davasının amacı, alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla muvazaalı işlemle borçlu tarafından, borçlunun amacını bilen veya bilmesi gereken kimselerle yapılan işlemlerin hükümsüzlüğünü sağlamak ve alacağı tahsil etmektir. Yargıtay’ın içtihatla getirdiği İİK m. 283/1’in muvazaa davalarında kıyasen uygulanması, genel olarak davacının davalıdan bağımsız ve ayrı bir alacağının olduğu durumlarda uygulanmaktadır. Böyle bir davayı açan alacaklı, alacağını tahsil edebilmek için hukuki muamelenin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamak istemektedir. Hakkı, ayni değil şahsi sonuç doğurmaktadır. Bu nedenle dava sonucunda alacaklı, tasarruf konusu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını almak yetkisini elde eder ve tasarruf konusu malın, davalı üçüncü kişi üzerindeki kaydın düzeltilmesine gerek olmaksızın, haciz ve satışını isteyebilir. İİK m. 283/1’in uygulandığı davalar, muvazaa davasının ayni nitelikte olma özelliğini ortadan kaldırmamakta, nitelik olarak muvazaa davası olmaya devam etmektedir. Satış neticesinde bir bedel artarsa, bu bedel, üçüncü kişi yerine muvazaalı işlemi yapan tarafa verilmektedir.

İptal Davası, Tasarruf İşlemi, Hukuki Fiil, Muvazaa, Aciz Vesikası.

The purpose of collusion claim arising from law that has a relative nature which is brought in accordance with art. 19 of the Turkish Code of Obligations and with the request to apply art. 277 of Turkish Code of Enforcement and Bankruptcy and the following provisions by way of analogy is to make the transactions entered into between the debtor and parties who already know or is expected to know the intention of the debtor void and to collect the debt. The application of art. 283/1 of Turkish Code of Enforcement and Bankruptcy by way of analogy in collusion cases, a legal concept introduced into the legal practice by Turkish Court of Cassation is confined to the cases where the plaintiff has an independent and separate claim from the defendant. The creditor who brings this case aims to ensure the invalidity of the legal transaction from his side. His right has not an in-kind but a personal effect. Therefore, at the end of the case, the creditor gains a right to obtain his claim on the assets subject to disposition by compulsory execution and is entitled to demand the seize and sale of this asset without any need to correct the record on the third-party defendant. The cases where art. 283/1 of Turkish Code of Enforcement and Bankruptcy is applied does not change the legal nature of collusion claim as a real action. If any increase in price as a result of sale occurs, this is given to the party who concluded the sham transactions instead of the third person.

Suits of Dispose, Legal Acts, Legal Conduct, Simulation, Certificate of Insolvency.

I. Giriş

Alacaklı, borçlunun hacizden mal kaçırmak kastı ile tasarrufi işlemle malını üçüncü kişilere devrettiğini tespit ederse, alacaklının tasarrufun iptali davası açma hakkı bulunmaktadır. Ancak kendine özgü bir dava türü olan tasarrufun iptali davasının açılması için gerekli koşullar oluşmamış olabilir. Bu durumlarda alacaklı, borçlunun mal kaçırmak amacıyla hareket ettiğini tespit etmesine rağmen, tasarrufun iptali davası açamadığı için, alacağına kavuşamayabilmektedir. Gerek TBK’da gerek İİK’da, bu durumlarla karşılaşan alacaklının izleyeceği yola ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Yargıtay, İİK m. 283/1'in muvazaa davalarında kıyasen uygulanabileceği yönünde içtihatlarıyla alacaklılara yol gösterir mahiyette görüş bildirmiştir. Uygulamada, bu davanın sonucunda verilen kararın uygulanmasıyla alakalı sorunlarla karşılaşılmaktadır. Muvazaalı işlemlerde kıyasen İİK m. 283/1'in uygulanmasına ilişkin Yargıtay kararlarında da, kararın uygulanmasıyla alakalı bir açıklama bulunmamaktadır. Çalışmamızda, muvazaa davasında İİK m. 283/1'in kıyasen uygulaması ve verilen kararın sonuçlarına ilişkin teorik ve pratik bilgiler verilecektir.

II. Tasarrufun İptali Davası

Takip hukukunda alacaklı, tüm takip yollarını tüketmesine rağmen bazen alacağına kavuşamayabilmektedir. Alacaklının tüm hukuki yolları tüketmesine rağmen alacağına kavuşamaması, aynı zamanda borçlunun aczini göstermektedir. Tasarrufun iptali davası, tüm hukuki yolları tüketmesine rağmen alacağını elde edemeyen alacaklıya tanınmış bir yol ve talî nitelikte hukuki bir çaredir1 .

İİK m. 277'de, "İptal davasından maksat 278, 279 ve 280’inci maddelerde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmektir" şeklinde bir düzenleme bulunmaktadır. Düzenlemede yer alan butlan kelimesinin kullanımı yerinde değildir. Öğretide de butlan kelimesinin kullanılması hususu tartışmalıdır2 . Olması gereken hukuk (de lega ferenda) açısından değerlendirildiğinde, "butlan" yerine "iptal" kelimesinin kullanılması daha yerinde olurdu3 .

Tasarrufun iptali davası açılırken, tüm davalar bakımından geçerlilik taşıyan dava şartlarına ek olarak özel bir dava şartının daha mevcudiyeti gerekmektedir ki bu da aciz vesikasıdır. Tasarrufun iptali davasının açılabilmesi için, alacaklının elinde aciz vesikasının bulunması gerekmektedir. Alacaklının aciz vesikası olmadan dava açması halinde, dava sürecinde bu belgeyi tamamlaması mümkündür. Usul ekonomisi açısından da aciz vesikasının davanın sonuna kadar tamamlanabilmesi yerinde bir uygulamadır. Bu nedenle, aciz vesikası yargılama sürecinde de tamamlanabilen bir dava şartıdır, diyebiliriz4 .

Tasarrufun iptali davasına ilişkin yapılan tanımlar, bazı farklılıklar dışında genel olarak birbiri ile benzerlik göstermektedir. Kabul ettiğimiz tanıma göre tasarrufun iptali davası; elinde geçici veya kesin aciz vesikası bulunan alacaklının, borçlunun alacaklılarından mal kaçırmak kastıyla yaptığı tasarruflarını, alacağı ile sınırlı olmak kaydıyla, icra takip sahasına sokmasını sağlayan, beş yıllık hak düşürücü süreye tâbi, kişisel nitelikte bir eda davasıdır5 .

Genel olarak tasarrufun iptali davasının tanımı, davanın konusunu da bünyesinde barındırmaktadır. Tasarrufun iptali davasının konusu nedir dediğimizde; borçlunun, mallarının haczedilmesinden sonra ve iflasın açılmasından önce yapmış olduğu tasarruflar, mal kaçırmak kastıyla mal varlığından çıkardığı taşınır ve taşınmaz mallar ile haklar ve bunlarla ilgili yapmış olduğu işlemlerdir, diyebiliriz6 . Hangi tasarrufların tasarrufun iptali davasının konusu olabileceği ayrıca İİK m. 277/1, m. 278, m. 279 ve m. 280'de düzenlenmiştir. Bunlar; karşılıksız tasarruflar, aciz halinde yapılan tasarruflar ve alacaklılara zarar vermek kastıyla yapılan tasarruflardır. Kısaca tasarrufun iptali davasının konusu, borçlunun alacaklıları aleyhine mal varlığını azaltıcı nitelikteki her türlü hukuki işlemdir7 .

Gerek ceza hukuku hükümleri gerek özel hukuk hükümleri, alacaklıları, kötü niyetli ve bilinçli borçluların mal kaçırmaya yönelik eylemlerine karşı koruma konusunda yetersizdir. Genel olarak borçlar, ticari ve sosyal hayatın genel ve hızlı işleyişi karşısında kişisel ve ayni teminatsız olarak oluşmakta ve bu durum alacağın tahsili aşamasında alacaklılar açısından sıkıntılı bir sürece dönüşmektedir8 . Bu perspektiften bakıldığında, tasarrufun iptali davasının amacı; alacaklının alacağını elde edebilmesi için, borçlunun kötü niyetli olarak yapmış olduğu tasarrufun, tekrar borçlunun hacze kabil malları arasında gibi işlem tesisine olanak sağlaması ve tasarrufa konu şeyin alacaklının takip sahasına tekrar sokulmasıdır9 .

Tasarrufun iptali davasının hukuki niteliği konusunda birçok teori ileri sürülmüştür. Bunlar; ayni teori, borçlar hukuku teorisi (haksız fiil teorisi, sebepsiz zenginleşme teorisi, kanuni borç teorisi) ve sorumluluk teorisidir10 . Bir görüşe göre, iptal hakkı, yenilik doğurucu bir hak değildir. Tasarrufa tâbi işlem kuruluşundan itibaren geçerli bir hukuki işlemdir ve iptal hakkı, cebri icra alanına özgü tasfiyeye yönelik nispi bir haktır11 . Tasarrufun iptali davası, hukuki yönüyle ayni nitelikte değil, şahsi nitelikte bir davadır. Ayni nitelikte bir dava olmadığı, davaya uygulanan usul hükümleri ile de kendini göstermektedir. HMK m. 12 gereğince taşınmazın aynından doğan davalarda, davaya konu taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Bu bir kesin yetki kuralıdır. Kesin yetki kuralları da, kamu düzeni ile ilgili olmalarından dolayı hâkim tarafından kendiliğinden göz önünde bulundurulmaktadır. Oysa tasarrufun iptali davasında, davanın konusu bir taşınmaz olsa dahi, HMK m. 12'de belirtildiği şekilde kesin bir yetki söz konusu değildir12 . Davanın ayni nitelikte olmamasının diğer bir sonucu da haciz ve satış yapabilmek için, ilk derece mahkemesi kararının kesinleşmesinin beklenilmesine gerek olmamasıdır13 .

Tasarrufun iptali davasının tespit davası şeklinde de açılabileceği ileri sürülmüştür14 . Medeni usul hukukundaki genel kurallardan birisi de eda davasının açılabileceği durumlarda, tespit davasının açılamamasıdır. Tasarrufun iptali davası da eda davası şeklinde açılabilecek davalardan olduğundan dolayı, tespit davası şeklinde açılması mümkün değildir. Yargıtay da, davanın tespit davası şeklinde açılamayacağı görüşündedir15 . Tasarrufun iptali davasında karşı tarafın borcu kanundan doğan bir borçtur16 . Bu kapsamda tasarrufun iptali davası, alacaklıya tanınan yalnızca kişisel hakka dayalı bir talep ve dava hakkıdır.

;